günlük gazeteler günlük çıkan gazeteler hergün çıkan gazeteler erciyes
gazetesi kadiköy gazetesi bağdat gazetesi afyon türk haber gazetesi alınteri
akşam bolu gazetesi batman haber gazetesi
Ateşe Düşen Gülün Çığlığı
Kızını dünyaya getirdikten sonra çok sevmişti, hemde uğrunda ölecek
kadar çok... Ama hep eziklikle, utançla, korkuyla, cinnetle
sevmişti… Hep "Ya" diye kaygılar taşıyarak içinden ve o “Ya” ları
düşündükçe kanı çekilirdi damarlarından Kezban’ın.
Ölmeyi çokça geçirmişti içinden, oysa bir uçurum kenarından kendini
boşluğa bırakacak kadar çok seviyordu hayatı, kocasını ve kızını.
Ama kahrolası yerde üçüne de yaşam haram kılınmıştı.
Kulaklarında bir ses “Ölmelisin, ölmelisin!” diyordu. . “Hadi be
kızım sende,” “çocuğun, eşin dururken hayata küsmek, ölmek mi olur?”
Nasıl ölsün? Yaşamak güzel, yaşamak kutsal. Kafasında sorular
dolaşıyor: “Kadının yazgısı mı bu? Yoksa geri kalmış ülkelerin
sorunu mu?” diye.
İlk önce çözümlerin içinde olduğunu, hayatın iğrençliklerine
dayanması, bütün gücüyle karşı koyması, bunu kabul etmesi, bu yola
inanması, dayanması ve kendini geliştirmesi, aşması gerektiğine
inanıyordu.
Sadece bunun için dua ediyordu. Ölümü son çare olarak görmek değil,
bu gücü yaşamak istiyordu. Korkularının ördüğü setleri devirmek,
yıkmak, bu köhne töreleri devirmek, belki de kendisi ve başkaları
için bir devrim olacaktı. Yapayalnız olsa bile, bunun tek çıkış yolu
, bunun tek umut ışığı yine içindeki kendinde olduğuna inandırıyordu
kendini. Bu yüzdendir ki dayanılması güç bir hayata dayanıyordu
Kezban.
Hayâller kuruyor Kezban. Bir küçük ev, sevdiği bir eş, etrafında
dolaşan çocuklar, herkesin herkese insanca baktığı, kadınların
aşağılanmadığı bir çevre’’... Uyuya kalıyor Kezban. Dudaklarında
sayıklamalar...
Kocasının o insan yüzüne bakarken her gün utançtan biraz daha
kahroluyordu. Oysa kocası anlayışlı, insancıl bir adamdı, sokakta
karşılaştığı herkes yüzünü çeviriyordu, yüzüne söylemeseler bile,
arkasından ona pezevenk, piç babası demelerine bile aldırmıyordu.
Namusunu temizlemesi için yapılan tüm baskılara karşı çıkıp
direniyordu. “eşimin ve o günahsız yavrunun suçu nedirki öldüreyim,
asıl suçluları neden görmüyor sunuz?” deyip tüm çevresini ret
ediyordu. Hem bu gerici mantık inandığı değerlerle ve dünya
görüşüyle de çatışıyordu...
Bütün çevre “namusunu temizlemezsen senin buralarda yaşama şansın ve
hakkın yok, kimsenin yüzüne bakamazsın “ diye açık açık tehtit
ediyorlardı. Ama o köhnemiş törelere karşı çıkıyordu ve geri
zihniyetli tehtitlere aldırmıyordu...
Kocası çoğu zaman çektiği acıları bildiği için Kezban’a, “Hiç kimse
seninde, kızının da kılına bile dokunamaz, dokunana dünyayı dar
ederim’ biraz daha sabır’’ diyordu. ”Karkolda gözaltı sürem bitince,
inşaatlarda çalışıp biraz para biriktirdikten sonra çekip gideceğiz
İstanbul’a. Orada kimsenin bizi tanımadığı, rahatsız etmiyeceği bir
yere yerleşiriz...” deyip teselli ediyordu Kezban’ı...
Kocası öğretmendi 1980 li yıllarda katıldığı bir yürüyüşün
tertipleyicisi olarak ihbar üzerine yakalanp içeri atılmıştı. Bunu
fırsat bilen karşı görüşteki düşmanları gece evine girip Kezban’ın
ırzına geçip kaçmışlardı. Kezban eşinin ve ailesinin onurunu ve
namusunu düşünerek bu olayı sır gibi saklamıştı. Nihayet altı aylık
hamile olduğu anlaşılınca saklaması olanaksızlaşmıştı. Sonunda
çareyi ailesine açılmakta bulmuştu.
Ailesi doğan çocuğunu boğması için yaptığı bütün baskıları canı
pahasına ret etmiş, karşı koymuştu.
Kocası hapisten çıktığında ise Kezban’ın ırzına geçenler köyü
terkedip, izini kaybettirmişlerdi. Köhnemiş törelere göre sanki
suçlu oymuş gibi bütün akrabaları, Kezbanı ve kızını öldürmesini
istiyorlardı kocasından.. Zaten törelere göre doğal olanı da buydu.
Yoksa kimsenin yüzüne bakamazlardı...
Acılarla geçen her gün biraz daha acı veriyordu. Çöken karanlıklar
umudunu, geçen her gün hayallerini, hayatını çekip götürüyordu
Kezban’ın... Karanlıklardan hep korkardı Kezban, kocası ne kadar
karşı çıkarsa çıksın, kızıyla birlikte öldüreceklerinin korkusunu
hep yaşıyordu. En çok da kızının öldürüleceğine yanıyordu yüreği....
“Ah zavallı yavrum” diyordu. “Bilir mi sorsam, sormadığım soruların
cevabını? Konuşsam anlar mı dilimden? Konuşmadan, yüzüme bakıp susar
mı öylece. Bilir mi neden bu kadar korktuğumu?. İçimdeki korkunç
acıyı, gözlerimdeki uçurumu, katran karası geceleri. Anlar mı
gözlerimdeki hüznü, kendime bile kapattığım duygularımı…”
Kezban için umut ve sevgi uzaklarda bir nokta bile değildi artık.
Dünyalar değildi istediği, can bulacak kadar bir destekti.... Özlem,
sevgi, şevkat, anlayış gösterecek ve içinde barınabileceği, herkesin
yüzüne utançla bakmadığı bir yerdi...
Durmadan bir nehir akıyordu düşlerinde Kezban’ın, düşlerinin içinde
yüreğine akıyordu sanki acı olup. Alıp götürüyordu ömrünü seller
gibi her defasında...
Issızdı, şaşkındı, çaresizdi, yapayalnız ve tek başınaydı Kezban
düşlerinde… Kim koymuştu bu töreleri, kadınların lanet yazgısı mıydı
bütün bunlar?... Bütün bunlara bir cevap arıyordu ama bulamıyordu...
Ne zaman dalıp gitse boğazı düğümlenir, tuzlanırdı kirpikleri. Bir
yıldızın izdüşümü sarılırdı geceye, çağlayanların sesleri duyulurdu
uzaktan ve bir çobanın kavalı vururdu kulaklarına. İçi acırdı her
defasında ne zaman o kahrolası lanet geceyi anımsasa. Ne zaman
anımsasa çaresizliğin nefesi üşütürdü içini, hüzne yazılmış bir
şiirin dizeleri gibi acı solurdu hep.
Yorgun düştüğü zamanlar olmuştu elbet, hep direnmişti ayakta kalması
için ama şimdi öyle miydi? Bir yanda kızı, diğer yanda kocası. Bütün
bu olanlara karşı gücü tükeniyordu artık. Kaybolan zamanlar yitik
umutlar hiç gelir miydi geri?
“İlk baharın kısa ömürlü çiçeği olsa, bir sonraki bahara yine
gelirim der avuturdu yüreğini. İnsan gitti mi bir daha gelmez. “
diyordu kendi kendine...
Güneşli bir bahar günüydü, onlarda başka aileler gibi kırlara, nehir
kıyısına çıkmışlardı, kuzular meliyor, çocuklar ordan oraya koşup
oyun oynuyordu.
Her yere yağmurun ve toprağın taze kokusu sinmişti. Ne zamandı
sıcaklığını, şefkatini özlemişti güneşin. Gökyüzü öylesine mavi,
öylesine duru, öylesine sınırsızdıki, Yine de yüreğindeki acıyı
haifletmiyordu bütün bu güzellikler....
Çevre hep rengarenk çiçeklerle, çimlerle, yabani bitkilerle
süslüydü. Kuşlar cıvıl cıvıldı. Çiçekler açıyor, baharın serin ve
temiz havası mis gibi kokuyordu… Rüzgarda tiril tirildi yaprakları
güllerin, çiçek açtıkları küçük tepede el ediyorlardı sanki onlara …
Kezban bir gül koparıp kızının saçlarına taktı. Bir kızına baktı,
bir güle, bir de çağlayarak akıp giden suya….
Saçlarına taktığı beyaz gül o kadar yakışmıştı ki yüzünün
masumluğuna kızının.
Kızı, dünyanın bütün kötülüklerinden uzak, her şeyden habersiz saf
saf gülümsüyordu. “Ah bir bilse, bir bilse hangi acıların annesinin
bağrını deştiğini. Acılarla geçen her günün neler koparıp
götürdüğünü ömründen...” diye söyleniyordu kendi kendine Kezban...
Kızına, “ah gözleri harelim sen bu acıları bilmezsin, henüz çok
küçüksün, diyordu. “Bilmezsin nasıl olur, bir davanın hem mağduru,
hem suçlusu, hem sorumlusu olduğumuzu. Ah gözleri harelim bizim için
yaşamak, bu kötülüklerle, yanlışlarla dolu dünyada zaten ölüm
demektir, ölümse rüzgâr olmak demektir bizim için. Sen henüz
bilmezsin ölümü, bilmezsin ölümü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek
olduğunu….
Ah gözleri harelim, boynu büküğüm, onca ağır yük verilmiş ki
sırtımıza. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, sanmıştım.
Bu dünyada her şeyin ölümlü olduğunu biliyorum da ölümün ne olduğunu
bilmiyorum.”
Tüm acıların ve üzüntülerin üstesinden gelebileceğini sanmıştı bir
zamanlar fakat bu gücünü kaybettini anlıyordu yavaş yavaş.
Kezban hayatı boyunca haykırmak istediği fakat haykıramadığı herşeyi
haykırmak, dışarı atmak istiyordu. Yıllarca içine atıp sakladıkları
dayanılmaz korkunç bir yara oluşturmuştu onda. Yüksek bir yere çıkıp
avazı çıktığı kadar haykırmak, içindeki yaraları deşip çıkarmak ,
boşaltmak istiyordu. Hayata, tanrıya, törelere, kötülüklere,
suskulara her şeye isyan etmek istiyordu.
“Herkes bu kadın aklını yitirmiş desin, ardımdan küfür etsin”
diyordu, kimin ne düşündüğü pek umurunda değildi artık.
Kızına baktı gözleri dolu dolu. “Bu kahrolası iğrenç zamanda,
kimbilir başına neler neler gelecekti, ne acılar çekecekti bu saf
haliyle...”
Sonra güneş ışıklarını serpmeye başlarken yeryüzüne, uzaklara akıp
giden nehire baktı... Orada canlılığı, başkaldırmışlığı, isyanı,
hasreti gördü... Kavuşmak istedi bir an önce, sarılmak istedi nehire...
Koynuna girmek istedi bir sevgili gibi... Sevişmek istedi nehirle...
İnsanın ulaşamayacağı bir yer düşlüyordu, kavuşmak istiyordu bir an
önce düşlediği o yere...
Sonra, çocukluğunda dinlediği bir hikaye takılıp kaldı usuna. Kızına
anlattı dudakları titreyerek...
“Ateş bir gün suyu görmüş..yüce dağların ardında..sevdalanmış onun
deli dalgalarına, hırçın,hırçın kayalara vuruşuna...Yüreğindeki
duruluğu demiş ki suya;
gel "Sevdalım ol" hayatıma anlam veren, mucizem ol... Su dayanamamış
ateşin gözlerindeki sıcaklığa,"Al " demiş.."Yüreğim" sana armağan..
Sarılmışlar ateşle su birbirlerine sıkıca.. Kopmamacasına.. zamanla
Su; buhar olmaya, ateş kül olmaya başlamış ... Ya kendisi yok
olacakmış, ya Aşkı..!
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderide, yüreğindeki kederide alıp
gitmiş, uzak diyarlara su... Ateş kızmış, yakmış ormanları.. Aramış
suyu diyarlar boyu... Geceler boyu...
Gün gelmiş suya varmış yolu... Bakmış, o duru gözlerine suyun...
Biraz kırgın... biraz hırçın... Ve o an anlamış aşkın bazen gitmek
olduğunu.. Ama gitmenin, yitirmek olmadığını.. Ateş durmuş, susmuş
öylece.. Sönmüş aşkıyla....
İşte o zamandan beridirki; ateş sudan, su ateşden kaçar olmuş...
Ateşin yüreğini sadece Su...Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş..”
Hikaye bittiğinde kızını alıp yanına yavaşça yürüdü nehire doğru.
Kocası kitap okumaya dalmıştı. Hiç kimse farketmedi, hiç kimse
görmedi onları… Usul usul yürüyüp dağlardan süzülüp gelen o
akıntının kıyısında durdular. İçini kemiren acıdan ve içine düştüğü
bu boşluktan kurtulması için tek çıkar yol bu nehre atlamaktı belki
de. Ama hangi cesaretle. Bir an için düşündü, yüzme bilmiyordu. Kaç
genç kız, kaç yeni gelin atlayıp boğulmuştu bu nehirde yıllar yılı…
Kaç gözyaşı efsanesi dinlemişti nehirde boğulanlarla ilgili…
Buralarda, başlamadan biten bir masaldı sanki hayat...
Yüzme bilmiyordu Kezban, kimse öğretmemişti, akarsulardan hep
korkardı… Ne zaman nehrin kıyısına gelse hep boğulacağını sanır
ürperir, geri çekilirdi..…
Durup yüreğini dinledi Kezban. Sanki akan nehirdi yüreği. Bazen
gürül gürül, bazen sessiz ve derinden aktığını hissetti yüreğinin.
Akan nehiri yüreğinde, yüreğini o gümbür gümbür akan nehirde
buldu....
Yüzüne baktı son kez kızının, öylesine saf, öylesine masumdu ki
yüzü, dünyanın tüm kötülüklerinden habersizdi... Sicim gibi yaşlar
süzüldü gözlerinden biribiri ardına. Ne çok acıyı, sevinci, hüznü,
korkuyu biraraya biriktirmişti, birarada tutmuştu yıllar yılı. Ama
artık hiç birini çekecek gücü bulamıyordu kendisinde...
Sarıldı kızına sıkıca ve hoşçakalın dedi yıldızlara, aya, güneşe.
Bütün düşleri sahipsizdi artık... Darmadağın yüreğini topladı...
Arkasına bile bakmadan acılarını sırtlayıp kapadı gözlerini... Ve
kızının da elini tutarak kendini bıraktı akıntıya…
Gün gelir herkes ölür, hayat biter, yaşam sona erer. Yaşadıklarını
da alır yanına kimi insan giderken. Elveda derken dünyaya.
Tüm çabalarına rağmen yenilmişti işte hayata ve insanlara.
Nehrin azgın dalgaları biribirine sarılı ana kızı birlikte
sürükleyerek alıp götürüyordu... Akıntı zorluydu. Sadece akıntıya
kapılan beyaz gülün çığlığı duyuluyordu kıyıda. Kezban’ın, kızının
saçlarına taktığı beyaz gül’ün çığlığı... Dalga dalga yayılıyordu
gülün çığlığı, ateşle su arasında... “Susturun şu çığlığı” diye
inliyordu bozkırda rüzgar...
Belki de o güzelim anneyle can yoldaşı kızını, akıntının kıyılarına
atması çok sürmeyecekti. O düşledikleri eşsiz adaya götürüp
bırakacaktı onları...
Kocası bir şey yapamamanın çaresizliğiyle kahroldu, kıyıda
arkalarından sadece bakakalmıştı... Kezban kocasının umutsuz
çağrılarını duymadı bile...
” Kezban! Kezban! “ Ama iş işten geçmişti artık.
Karısı ile kızının yardımına koşmayı istiyordu ama elleri, kolları
bağlıydı kocasının. Nehire atlaması onunda ölümü, yok olması
demekti. Hem atlasa bile onlara yetişebilmesi olanaksızdı, suyun
kıyısına geldiğinde epey uzaklaşmışlardı onlar...
Ana kız kıyıdaki umutsuz çağrıları duymadılar belki de. Dalgaların
sallantısına kaptırmışlardı kendilerini. Kollarını kızının boynuna
dolamış, saçları gözlerine yapışmıştı Kezban’ın... Akıntıya kapılmış
gidiyorlardı...
‘’Kezban! Kezban! Geri dön!’’ ‘’Geri dön Kezban n’olur !’’
Kulak verseydi, belki de kocasının ve kıyıdakilerin sesini son kez
duyabilirdi. Ama uzaklardaydı artık. Dalgaların şırıltısı arasında
suların boğuk ezgisini dinliyordu...
Kırgın yüreklerin derinlerinden gelen türküler gibiydi bu ezgi...
Bahardı çiçekler açıyordu kırlarda, topraktan otlar fışkırıyordu
delicesine... Dalgalar azgınlaşıyordu git gide... Daha hızlı akmak,
insanın olmadığı bir adaya ulaştırmak istiyordu onları... Aktı,
ıssız ormanlar, boy boy ağaçlar arasından, yıllardır biriktirdiği
acıları, hasreti peşinde sürükleyerek, aktı başkaldırırcasına...
Kezban’nın gözyaşları ufacık damlalardı, aktıkça sel oldu, nehir
oldu, deniz oldu, okyanus oldu. Kapladı yeryüzünü, yaşamı sorguladı
dalgalarla oynarken... Yaşam gizlenmiş acılar mıdır diye sordu
yüreğindeki çığlığa? Sordu kahrolası töre koyucularına? Cevap
alamadı...
Kıyıdakiler artık yalnızca bir leke seçebiliyorlardı...
O da yanak yanağa vermiş suda sürüklenen anne ile kızının başıydı
bu. Sonra dalgaların çalkantısı arasında bu leke de seçilmez oldu.
Biribirine sarılı vaziyetde giden ana kız, tatlı bir uyuşukluk
içerisindeydiler. Tıpkı uykulu gibi. Su, yanaklarında
şırıldıyordu...
Gözlerini yummuştu ana kız. Tüy gibi hafiftiler. Bir daha hiç
ayrılmayacaklardı. Anne kız birlikte düşlerdeki gibi almış başlarını
gidiyorlardı.
El ele birbirine sarılarak atlamışlardı nehrin çılgın sularına,
birbirini hiçbir zaman bırakmayacaklardı artık. Beraber gideceklerdi
gidecekleri yere. Her şey, cennet ve cehennem arasında birbirine
tutunmak gibiydi..
Birlikte yüzdüler, yüzdüler. Nehrin ezgili suları kulaklarına tatlı
bir ninni fısıldıyordu.
O güzel su, büyük nehrin akıntısı boyunca genç kızların, gelinlerin,
annelerle çocukların hep iç içe, can cana olduğu büyülü bir adaya
sürüklüyordu onları...
Çiçeğe duran dallarında umut tazeliyordu yine elma ağaçları, her
bahar olduğu gibi…
Kızım.
Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona
karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması
gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.
Derler ki, “Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da
gider söyler dostuna.” Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar.
Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman
gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana
anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar
fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin
hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana
bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla
istişare ederek çözmeye çalış.
Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi
temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir.
Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir.
Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip
kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve
ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan
mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan
anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile
öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada
huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık
gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.
Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda
karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun
edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girere girmez elindeki
eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve
tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve
meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan
dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda
farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı
tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka
o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman
onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp
hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun.
Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını
gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman
espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar.
İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap.
Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla
dersleriyle yekinen alakalan.
Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin
gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü
muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın
üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin
içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi
şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada
mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve
hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı
gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol.
Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.
Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz
oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan
uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden
kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen
elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının
yanında onları ona şikayet etme.
Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri
biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak
eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle,
tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini
ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı
hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir
hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol.
Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da
yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen
kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın
dualarına mutlaka kocanı da ekle.
Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye.
Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve
arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip
saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık
karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl
dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın
gözünü de gönlünü de doldur.